Contact for queries :
 

Kitap Özeti: Mir’at-ı Hakikat

Kitap: Mir’at-ı Hakikat
Yazar: Mahmud Celaleddin Paşa

III. Ahmet zamanında sadrazamlık görevini yerine getiren Damat Çorlulu Ali Paşa’nın torunlarından olan Mahmud Celalettin Paşa’nın kaleme aldığı “Mir’at-ı Hakikat” adlı eser, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında geçen yüz elli senelik savaşların özetini verdikten sonra, Sultan Abdülmecid Han’ın, Abdülaziz Han’ın ve son olarak V.Murat’ın tahta çıkışı ve sonralarında yaşanan olayları sırasına göre okuyucuya etkili bir şekilde anlatmıştır. Yazar kendisi de bizzat anlattığı olayların içinde yaşamış olduğu ve bu olaylarda rol almış olduğu için, olayların gerçeklik payı artmış ve okuyucunun bunları takip etmesi kolaylaşmıştır. Aynı zamanda devlet kademesinde yapmış olduğu çeşitli vazifelerin yazara kazandırmış olduğu tarihi değerdeki bilgilerin gelecek nesillere aktarılması adına bu eser büyük önem taşımaktadır.

I. MahmudFve II. Mahmud Dönemleri

Eser ilk olarak Osmanlı devleti ile Rusya arasında geçmiş olan elli senelik savaş döneminin özetini vermektedir. Büyük Petro döneminden başlayarak, Rusya ile olan münasebetleri kaleme alan Mahmud Celaleddin Paşa, Prut anlaşması ile Petro’nun hiçbir hükümdarın kabul edemeyeceği şartları kabul ederek Osmanlı’ya karşı büyük bir hezimete uğradığını belirtir. I. Mahmut döneminde Osmanlı’nın Avusturya ile muharebe içinde olmasını fırsat bilen Rusya, daha önce işgal ettiği ve fakat bir süre sonra geri vermek zorunda kaldığı Azak kalesini yeniden işgal etmiş, bunun yanında Karadeniz’de yeni bir donanma kurma hazırlıklarına başlamıştır. Rusya’nın sürekli olarak Osmanlı toprakları üzerinde hâkimiyet kurma isteği olduğunu söyleyen yazar, bunun Osmanlı ordusunun 1780’li yıllarda düzensizliğe girmesi ve Kaynarca anlaşması ile en üst seviyeye çıktığını belirtmiştir. Bu anlaşma ile Kırım’ın Osmanlı’dan alınmasını ve bu vesileyle Rusya’nın Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyanlar üzerinde hak iddia eder konuma gelmesi bu duruma bir örnek olarak gösterilmektedir. Bundan sonra oluşacak olan uyum dönemi 1821 yılında Rum kökenli yöneticilerin ayaklandırılarak Rum Vakasının ortaya çıkmasıyla da sona ermiştir.

Osmanlı devleti bu dönemde Rusya ile yaptığı savaşlarda mağlubiyetlerini hep artarda alır. Yazar Osmanlı’nın Rusya’ya karşı kazandığı zaferlerin sonuncusu olarak Prut zaferini göstermiş, bundan sonra da sözü edilebilecek bir zaferin elde edilmediğine değinmiştir. Bu yenilgilerin sebeplerine de değinilen kitapta ilk sebep olarak düzenli orduya geçil(e)memesi konusuna değinildiği görülmektedir. Bundan bahsederken Avrupa’nın girdiği savaşlarda başarılı olmasının sebebi olarak düzenli ordu sistemine geçmesi verilmektedir.

Dini İnançlara Saygı

Osmanlı devleti kuruluşundan beri bünyesinde bulunan azınlıkların dini inançlarını yerine getirmeleri konusunda azami hassasiyet göstermiş ve adaletli davranmıştır. Fakat 1800’lü yıllardan itibaren azınlıklara olan adaletli muamele bir nevi tahkir ve düşmanlığa dönüşmüştür. Bu durumu fırsat bilen Rusya, Osmanlı devletinin iç işlerine karışmak manasına gelen Osmanlı’nın bünyesindeki Hristiyanların hakkının kendisinden sorulduğunu öne sürmüş ve bunu her fırsatta Avrupa’daki diğer devletler nezdinde de dile getirmiştir. Bu dönemde Osmanlı güç olarak Rusya’ya karşılık veremeyecek halde iken ve Rusya’nın da nihai hedefi Osmanlı’yı bu coğrafyadan silmek iken, diğer Avrupalı devletlerin buna müsaade etmeyeceğini bildiği için Osmanlı devletini sıkı kayıtlar altında tutmuş ve isteklerini kolayca yaptırabilecek pozisyona gelmiştir. Yani Avrupa’daki dengeler, Rusya’nın bu emelini gerçekleştirmesine o zaman için mani olmuştur.

Abdülmecid Han tahta çıktıktan sonra, Rusya ile olan ilişkiler yine kritik seviyede devam etti. Kaynarca anlaşmasının dolaylı sonuçlarından biri olarak Rusya’nın Osmanlı devleti içindeki Ortodoksların haklarının kendisi tarafından korunduğunu ilan etmesinin ardından, Osmanlı devleti bunu kabul etmeyip kendi bekası için büyük bir tehlike anlamına geleceğini gördü. Burada şunu belirtmekte fayda vardır. Osmanlı devleti ile Rusya arasında cereyan eden bu hassas meselelerde Avrupalı devletler Rusya’dan yana olmamıştır. Osmanlı devleti içinde yaşayan azınlıkların hak ve özgürlüklerinin Osmanlı’nın iç meselesi olduğunu ve fakat bu meselenin Osmanlı tarafından mutlaka çözülmesi gerektiğine inanmışlardır. Tabi bu durum Rusya’nın işine gelmediği gibi Osmanlı devleti üzerindeki emellerini de ertelemesine neden olmuştur. Bunun sonucunda Osmanlı devleti için olumlu fakat Rusya için olumsuz sayılabilecek Paris anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma açık olarak Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün korunmasını anlaşmaya katılan devletlerin kefaleti altına almıştır.

Üzerinde derince düşünülmesi gereken bir konu Osmanlı devlet anlayışındaki aşınmalardır. Yukarıda anlatıldığı gibi Paris anlaşması Osmanlı’nın lehine sonuçlanmış ve devletin toprak bütünlüğü garanti altına alınmıştır. Fakat yönetici kademesindeki insanların basiretsizliği, devletin barış zamanlarında sefahate düşmesine ve dolayısıyla savaş zamanlarında bu sefahatlerin sonuçlarının çok ağır olarak hissedilmesine sebep olmuştur. Bunun en güzel örneği Paris anlaşmasından sonra devlet içinde hazineden aşırı harcama ve borçlanmaların yapılmasıdır. Özellikle Abdülmecid Han döneminde uygulanan plansız bütçe harcamaları devleti dışa bağımlı hale getirmiş ve çok zora sokmuştur. Osmanlı devleti gibi kuvvetli ve dünyada sözü geçen bir ülke, Abdülmecid Han döneminde yapılan evlenme ve sünnet törenlerindeki harcamalardan bile etkilenir hale gelmiştir. Bu kısım, üzerinde özellikle düşünülmesi gerekli olan bir meseledir. Çünkü koca bir imparatorluk, günlük şahsi zevk ve hevesler uğruna hiç umursamadan heba edilme yoluna girmiştir. Paris anlaşması ile Osmanlı devletinin dışta elde ettiği itibar gerektiği gibi kullanılamamış ve içteki sefahatler ve israf sebebiyle Osmanlı devleti aslında elindeki şansı geri tepmiştir. Bu durumu fark eden Rusya, emellerine ulaşmak için tekrar harekete geçmiş ve Osmanlı devletinin içinde isyan hareketlerine destek vererek bir bakıma içteki huzursuzluğu arttırmaya çalışmıştır. Buradaki tek gayesi sadece huzursuzluk çıkarmak değil, aynı zamanda Paris anlaşması ile bir bakıma Osmanlı’nın yanında yer alan Avrupa devletleri nezdinde kamuoyu oluşturarak davasında ne kadar haklı olduğunu göstermek olmuştur. Bunu yaparken de çok etkili bir şekilde bir yandan Bulgaristan’ı, diğer yandan Sırplar ve Karadağlıları etkili bir şekilde isyana teşvik etmiştir. Bu zamandan başlayarak Osmanlı devleti içinde Rusya’nın da büyük çabalarıyla iç karışıklıklar hiçbir zaman son bulmamıştır.

Abdülaziz Han’ın tahta çıkışından sonra Eflak ve Boğdan prensliğine kefil devletlerin ittifakı ile Prusya kral hanedanından Almanya prensi Prens Charles getirildi. Bu olay göstermiştir ki artık Osmanlı devleti dışarıda bir zamanlar hiç kimseye ve hiç bir devlete sormadan tayin yapabilir konumdayken, artık batılı devletlerin iki dudağı arasında çıkan kelimeler belirleyici konuma gelmiştir. Aynı zamanda Rusya Avrupa ülkeleri nezdinde haklılığını ispatlamak için her çabayı gösteriyor ve Osmanlı bünyesinde özellikle azınlıklara karşı gelişen en ufak bir olay Rusya tarafından büyütülerek Osmanlı devletine karşı bir koz olarak kullanılıyordu. Nitekim Girit adasında meydana gelen mahalli arızalar Rusya tarafından büyütülmüş ve adadaki Müslüman olmayan halkın Osmanlı idaresinden hoşnut olmadıklarının bir göstergesi olarak sunulmuştur. Bunu yapmaktaki amacı hem Girit adasını Yunanistan topraklarına katmak, hem de Hristiyan toplulukların haklarını elde etmek maksadıyla bunları manen Osmanlı devletinden ayırmak sevdasıydı. Girit hadisesi büyüdükten sonra Osmanlı Devleti adaya asker ve donanma sevk etmeye başlar. Tam bu sırada Sırbistan Kaleleri meselesi ortaya çıkar ve Rusya’nın da kışkırtması ile Sırp Prensi Belgrad ve diğer kalelerin terkini ister. Bu isteğe Fransa açık destek vermiş ve diğer devletlerin de ısrarı ile Belgrad kalesinin muhafazası Sırbistan’a bırakılmış, diğer kaleler yıktırılmıştır. Bu olayda görüyoruz ki Osmanlı Devleti Girit adasında hali hazırda başlayan isyanla uğraşırken bir de Sırbistan ile bir sorun yaşamak istememiştir. Bundan dolayı taviz vermek zorunda kalmıştır. Bu durum da aslında Osmanlı Devleti’nin düşmüş olduğu durumu göstermesi açısından kayda değerdir.

Rusya bu dönemde sadece Girit adasındaki Hristiyan halkı ve Sırbistan’daki halkı kışkırtmakla ve ayaklanmaya teşvik etmekle kalmamış, aynı zamanda Bulgarları da Osmanlı Devlet’ine karşı ayaklandırmıştır. Bulgaristan’da bu dönemde öne çıkan dini idarelerinde istiklal arzusu, Fuad Paşa’nın sadrazamlığı döneminde Tuna vilayeti adıyla Bulgaristan’ın büyük bir kısmını içine alan mülki bir idare kurulmasıyla ve Bulgarların bu konunun kendi istiklal ümitlerine uygun düştüğünü bilmeleri sayesinde kilise ayrılması davalarından vazgeçmişlerdir. Fakat Rusya bu konuyu gündemde tutmayı başarmış ve Bulgar halkı Osmanlı Devleti aleyhine kullanmaktan geri durmamıştır. Bunun üzerine Osmanlı Devleti Bulgarların dini idarelerinin ayrılmasını kabul etmiş ve Bulgar Eksarhlığının kurulmasına karar vermiştir.

Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne karşı oynadığı oyunlar o kadar çeşitlidir ki, bu yolda her şeyi mubah görmüşlerdir. Osmanlı Devleti’nin Hristiyan vatandaşlarına karşı düzenlemiş olduğu ıslahat hareketlerini Fransa yakında takip ediyor ve yerine getirilmeyen sözlerin uygulanması için Osmanlı’ya baskı uyguluyordu. Fakat Osmanlı Devleti iç isyanları ve huzursuzlukları reformlarla halletme yoluna gittikçe, bu durum Rusya’nın işine gelmiyordu çünkü Osmanlı Devleti’ni dışarıda aciz bırakacak, ona karşı kullanacak koz bulmakta sıkıntı yaşayacaktı. Aynı zamanda başka bir amacı da Osmanlı’nın ıslahat hareketini yerine getirmesini engelleyerek bir nevi Paris anlaşmasının esasında yara açmak idi. Bu arada Osmanlı Devleti vatandaşlarından olan gayri Müslümler çocuklarını eğitim için Avrupa’ya göndermeye başlamışlardı ve bir süre sonra bunlar Avrupa’daki düşünce tarzlarından da etkilenerek ülkelerine döndükleri zaman, azınlık ve gayri Müslüm haklarından sıkça bahseder olmuşlardı. Bunların aralarında “biz de bu memleketin ahalisinden ve bu devletin tebaasındanız. Müslüman olmadığımızdan dolayı bir takım vazife ve vergilerle mükellef olduğumuzdan, Müslümanlarla aramızda tam bir eşitlik bulunmadığından dolayı perişan oluyoruz” söylemlerine başlamışlardı. Bu da doğal olarak Osmanlı Devleti’ni zor durumda bırakmıştı.

Osmanlı Devleti sadece siyasi olarak değil, aynı zamanda ekonomik olarak çok zor bir süreçten geçiyordu. Abdülaziz Han döneminde özellikle Fuad Paşa’nın sadrazamlığı döneminde ekonomik olarak kısa bir süre istikrara rastlanmaktadır. Fakat Fuad Paşa vefat ettikten sonra Osmanlı Devleti’nin dışa karşı borçlanmaları aşırı derecede arttı. Dolayısıyla Fuad Paşa döneminde görülen kısa süreli ekonomik istikrar, yerini ekonomik bunalıma bırakmıştır. Bu dönemde özellikle devletin tüm alanlarına gelişmişliğin ulaşabilmesi için şart olan en yaygın ulaşım metodu olan demiryollarına yeterince önem gösterilmediği ya da muvaffak olunamadığı görülmektedir. Bu da doğal olarak ülkenin gelişmişliğini olumsuz yönde etkileyen bir faktör olmuştur.

Sultan Abdülaziz döneminde sadrazamlık makamına getirilen Mahmud Nedim Paşa’nın, Osmanlı Devleti için pek de hayırlara vesile olmadığı görülmektedir. Padişahı uğraşmaması gereken işlerle meşgul eden sadrazam Mahmud Nedim Paşa, keyfine göre işleri yürütmek emeline düşmüştür. Kendisinden önce göreve getirilen devlet memurlarını azl etmekle kalmamış, onlara çok çileler çektirmiştir. Bunların yanında rüşvet Mahmud Nedim Paşa zamanında had safhaya ulaşmıştır. Öyle ki Osmanlı Devleti’nin ayakta durması işlerine gelen Avrupalı devletler bile sadrazamın yaptıklarını hayretle karşılıyorlardı. Fakat hiç şaşırılmayacak şekilde Rusya, sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın izlediği yolda desteklenmesi gerektiğini düşünüyor ve öyle de yapıyordu. Yukarıda da bahsi geçen Bulgar eksarhlığı Mahmud Nedim Paşa tarafından Rusya’nın baskılarıyla kuruldu ve bununla beraber Rus nüfuzu bölgede yerleşme ve genişleme imkanı buldu.

Mahmud Nedim Paşa’nın adaletsiz ve Rusya yanlısı politikaları halkın şimdiye kadar Sultan Abdülaziz’e olan ilgisini de söndürmüş, padişaha karşı olan güven zedelenmişti. Mahmud Nedim Paşa zamanında azledilen ve görevden uzaklaştırılan Hüseyin Avni Paşa ve Şirvani-zade Rüşdü Paşa gibi nüfuz sahipleri padişaha karşı bir düşmanlık beslemeye başladılar ve padişahın hasımları arasında yerlerini aldılar.

Bu arada patlak veren önemli bir mesele de Hersek ihtilalinin çıkması olmuştur. Hersek ihtilalinin görünürdeki sebebi Hersek sancağına bağlı Nevesin kazası Hristiyanlarından yüz altmış kişinin koyun vergisinin ve bazı zabıta memurlarının zulmünden dolayı Karadağ’a geçerek Karadağ Prensi Prens Nikola’ya şikayette bulunmaları, ve Karadağ prensinin bunu Rusya’nın İstanbul büyükelçisine durumu bildirmesidir. Rusya elçisinin durumu Babıali’ye bildirmesinin ardından Osmanlı devleti bu grubun Nevesim’e iade edilmesini kararlaştırdı. Fakat yerlerine dönen bu halk, zafer kazanmış havasıyla ortaya çıktıklarından, zaten kalpleri ihtilal ateşi ile dolu olan halklarının yanlış yola sürüklenerek fesat ve huzursuzluk çıkarmalarına sebebiyet verdiler.

Hersek ihtilali aslında başlangıçta kolayca bastırılabilecekken, Sadrazam Esad Paşa’nın olaylara gereken önemi vermeyerek önlem almamasından dolayı kontrol edilemeyecek bir hal aldı. Burada not edilmesi gereken önemli bir mesele de bu dönemde özellikle devlet ahalisinde olması gereken birliktelik yerine, bunların birbirlerini çekememeleri ve birbirlerini haksız çıkarmak pahasına devletin yararına olan meselelere gereken önemi vermemeleridir. Sadrazam Esad paşanın Bosna valisi Derviş paşaya küskün olması ve buna Seraskerlikte bulunan Ali Saib Paşa’nın destek çıkmasından dolayı, Hersek isyanı Vükela meclisinde konuşulurken “işin hiç ehemmiyeti yoktur, lakin Derviş Paşa masraftan para çalmak emeliyle asker sevkine yol açmak istiyor” diyerek aslında içinde bulundukları acınılası durumu belli etmişlerdir. Osmanlı yönetimindeki heyet birbirleriyle çatışmaya devam ederken, Nevesin ihtilal topluluğu büyümeye başlamış, ve isyan alametleri Haziran 1875’te göründüğünde Osmanlı yönetimi tedbir almadığı için ihtilal büyümeye yüz tutmuştu.

Yukarıda da bahsedildiği gibi, Osmanlı devleti içinde yönetimin üst kademelerindeki insanlar atık ülkenin geleceğini düşünmektense, kendi ikbal ve geleceklerini ön plana almaya başlamışlardı. Herkes birbirine akıllara gelmeyecek tuzaklar kuruyor, durumlardan faydalanmanın sevdasına düşmüştü. Bu öyle bir hal almıştı ki, Padişah’ı kandırmak bile artık sıradan bir durum haline gelmişti. Sadrazamlık makamı için çok çeşitli entrikalar dönmüştür. Abdülaziz Han zamanında sadrazamlığı tekrar elde etmek isteyen Mahmud Nedim Paşa, padişaha çeşitli yalan vaatlerde bulunmuş, bunların gerçek olmadığını Padişah bildiği halde bir nevi çaresizlikten dolayı kabul etmek zorunda kalmıştır. Hersek meselesi Abdülaziz Han’ın canını çok sıkmıştır ve bu durumdan bir an önce kurtulmanın gerekliliğine inanmaktadır. Bu arada Mahmud Nedim Paşa, Padişah’a gelerek Hersek meselesinin Babıali tarafından gereğinden fazla büyütüldüğünü, aslında bir haftada halledilebilecek bir mesele olduğunu söyledikten sonra, Padişah bütün geçmişteki olumsuzluklara rağmen Mahmud Nedim Paşa’yı tekrar sadrazamlığa getirmiştir. Bu da gösteriyor ki yönetimdeki bu değişikliğin asıl sebebi Hersek ihtilalinin bir an önce halledilmesi ve bu yönde Islahatlar yapıldığının Avrupa devletlerine de hissettirilmesi olmuştur.

Hersek meselesi aslında Avrupa’lı devletlerin resmen Osmanlı’nın içişlerine karışmasına davet çıkarmıştır. Hatta bu davet bizzat sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın devlet şurası başkanı olarak tayin ettiği Server Paşa tarafından konsoloslara iletilmiştir. Özellikle İngiltere’nin de bu olayda rol alması gerektiğini düşünen Server Paşa, bu isteğini İngiltere’ye iletmiş fakat çok düşündürücü bir şekilde aşağıdaki cevabı almıştır:

“İngilere devleti, ihtilal mahalline konsolos gönderilmesi için yapılan teklife istemeyerek muvafakat eder. Zira konsolosların müdahalesi uygun olmaz zannındadır. Lakin bizim bu teşebbüsler dışında kalmamamız Babıali tarafından rica olunmaktadır, çünkü Osmanlı Devleti’nin kat’iyyen ecnebi müdahalesine müracaat etmeyerek, eşkıya hakkında gerekli muameleleri yerine getirmesi tercih olunur”

Unutulmaması gereken önemli bir husus, Hersek ihtilalinin sade bir halk isyanı olmadığı, aksine çok farklı bir amaçla ortaya çıktığıdır. Bu da Sırbistan ve Dalmaçya’da bulunan Islav dernekler tarafından tertip edilerek Bosna’ya saldırtılan eşkıya reislerinden ele geçirilen emirlerde yazılı olan “Müslümanları katlederek mallarını ve eşyalarını gasp etmek” ve böylece Sırp askerinin kararlaştırdığı hareketi yapmasına müsaade etmektir.

1975 yılından itibaren Bulgaristan’da dernekler kurularak Müslümanların tehdit edilmesi amaçlanmıştır. Bu dönemde Osmanlı devleti içinde özellikle sadrazam tarafından gösterilen basiretsizlikler devletin geleceği adına hiç de iyi olmayan sonuçlar doğurmuştur. Öyle ki Rusya çok kolay Osmanlı devlet erkanını istediği şekilde yönlendirebiliyor ve istediğini yaptırıyordu. Bulgaristan meselesinde de durum bundan farklı olmamıştır. O dönemde Bulgaristan içindeki karışıklıkları fırsat bilen Rusya, Osmanlı devletine Bulgaristan’da oluşabilecek huzursuzlukların giderilmesi gerektiğini, aksi taktirde diğer devletlerin bu olaylara kayıtsız kalamayacağını, fesat ateşini söndürmeye çalışan Edirne valisi Hurşit Paşa ve Filibe mutasarrıfı ve Kızanlık kaymakamlarının görevden alınmasını, ve hapsolunan Bulgar kökenli vatandaşların serbest bırakılması gerektiğini söyleyerek bir nevi Osmanlı devletini gizliden tehdit etmiştir. Ama nedense o dönemde Sadrazam olarak görev yapan Mahmud Nedim Paşa Bulgaristan içindeki fesat ateşini söndürmeye yönelik tedbirler almak yerine Rusya’nın sözünü dinleyip vali ve kaymakamları görevden aldı ve hapisteki Bulgarların da tahliyesine karar verdi. Bu olaydan sonra Bulgar vatandaşların isyanı genişledi ve süreç hızlanmış oldu. Burada dikkat çekilmesi gereken konuların başında şüphesiz ki Sadrazam makamında bulunan birinin ülkesi içindeki isyanı bastırmaya yönelik adım atan kendi görevlisini değil de uzun zamandır düşmanlığı ve emelleri herkesçe bilinen dış güçlerin sözüne kanıp hareket etmesidir.

Aynı döneme denk elen bir diğer hadise olan Sırbistan’ın asayiş meselesinde de Osmanlı devleti dışa bağımlı hale getirilmiş, ve kendi kararıyla herhangi bir müdahale yapamaz hale gelmişti. Paris muahedesinin 21. ve 29. Maddeleri gereğince Sırbistan’ın asayişini bozan herhangi bir hareket ortaya çıkacak olursa, bunun nasıl engelleneceğine Osmanlı devleti tek başına karar vermede yetkili değildi artık. Bu mesele gündeme geldiğinde yapılacak olan müdahaleye Osmanlı devleti ile birlikte anlaşmaya imza atan devletler beraber karar vereceklerdi. Bunun tek anlamı şudur ki Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’ne artık “senin sözün burada geçmez” demeye başlamıştır ve buna Osmanlı devleti sadece imza atmakla yetinmiştir.

Sadrazam Mahmud Nedim Paşa zamanında had safhaya ulaşan mali açıklar, sadrazamın çeşitli kesintiler yapmasına neden olmuştur. Bu dönemde gelirlere oranla yapılan masrafların 5 milyon liradan fazla olduğunu gören Sadrazam, çok kritik bir karar vererek askeri harcamalarda önemli oranlarda kesintiye gitmiştir. Aslında Osmanlı Devleti, yapılan kesintilerin askeri alanda oluşturacağı olumsuz etkilerin farkındaydı. Fakat ülke ekonomik açıdan o kadar darboğaza girmişti ki, artık Avrupa devletleri de Osmanlı Devleti’ne borç vermeyi kabul etmez olmuşlardı. Aslında ülkenin ekonomik olarak bu kadar zor duruma düşmesinde yine ana rolü ülkeyi yöneten kadrolar oynamıştır. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın bu dönemde yayınladığı bir kararname, bütün muntazam borç faizlerinin beş sene sonuna kadar yarısının nakden, diğer yarısının ise %5 faizli bir senet ile ödenmesini hükme bağlamıştır. Bu şekilde verilecek olan yarı faizlerin taksitlerinin gümrük, tütün, tuz varidatı, ve mısır vergisi ile toplanacağı duyurulmuştur. Fakat bu durum çoğu kişinin bir anda zenginken fakir olmasına sebebiyet vermiştir. Bu arada önceden durumun farkında olan ve bu meselenin görüşüldüğü komisyonda olan kişilerin çoğu, kararname yayınlanmadan bir gün önce Galata mezadında düşük bedelle gizliden satın almış oldukları tahvillerin bir gün sonra aniden yükselmesi karşısında bir gecede binlerce altın kazanmışlardı. Bu da göstermektedir ki devlet idaresindeki şahıslar kendi çıkar ve menfaatleri için, yüzyıllar boyu Dünya’ya hükmetmiş ve sözünü geçirmiş olan bir devleti zarara uğratmada herhangi bir sorun görmemişlerdir.

Ülkenin ekonomik olarak sıkıntılı günler geçirmesinin yanında Avrupa’daki topraklarında devam eden isyanlarla da uğraşmak zorunda kalması, dikkatlerin bir yere verilememesine neden olmuştur. Bu dönemde çıkan isyan hareketlerinden biri olan Bulgaristan ihtilali, aslında sadece Osmanlı Devleti’ni değil, aynı zamanda Avusturya’yı da tehdit etmiştir. Fakat Avusturya durumu önceden fark ederek erken davranmış ve bir bakıma yeterli özeni göstererek Bulgaristan ihtilalinin kendi topraklarına sıçramasını engellemiştir. Fakat Osmanlı devletinin başında bulunan çeşit çeşit sıkıntılara bir de burası eklenince doğal olarak dikkatlerin hepsi burada toplanamamış ve Bulgaristan ihtilali devletin altından kalkamayacağı bir hal almıştır. Avusturya’nın meseleyi önceden ele alması ve çözmesiyle beraber bölgedeki tüm Islav sorunları Osmanlı Devleti’nin üzerine kalmıştır. Bu sorunları çözmek için Osmanlı devleti isyancıları idam etmeye kadar işi ileri götürmüş fakat bundan bir netice alamamıştır. Bu dönemde yine aynı hatalar yapılmış ve Rusya’nın sözüne güvenilerek Bulgaristan’da asker sayısı arttırılmamış, ve Bulgarların korkutulmasının ihtilali hızlandıracağı endişesine düşülmüştür. Öyle ki bu dönemde Mahmud Nedim Paşa’ya gelen istihbarat bilgileri bile değerlendirilmemiş, ve Bulgarların üzerine gidilmemesi kararlaştırılmıştır. Halbuki Bulgarlar çoktan isyan hareketlerine başlamışlar ve işi büyütme niyetine girmişlerdi. Rusya’ya karşı kanmalar o kadar artmıştır ki, bu dönemde yerli birisinin konsolos olamayacağı açıkça hükümlerde yazılıyken, Rusya isteğiyle Nayden Gerof’u Filibe’ye tayin etmiştir ve Osmanlı devleti de buna onay vermiştir. Bu da göstermektedir ki bu dönemde memuriyet atamalarına bile karışma cüreti ve cesareti gösteren Rusya’ya karşı herhangi bir önlem alınmamasının yanında, bir bakıma arka çıkılmıştır.

Bulgaristan ihtilali öncesi ve sonrasında bölgede yaşayan Müslüman halka tarifi imkansız eziyetler çektirilmiş, ve bulundukları yerden göç etmeleri sağlanmıştır. Bulgar köylüleri isyan ederek buldukları Müslümanları vahşiyane bir şekilde katletmiş ve evlerini yakıp yıkmışlardır. Sadece Müslümanlarla da kalmamışlar, aynı zamanda kendilerine katılmak istemeyen Bulgar halkını da yerlerinden ederek eziyette bulunmuşlardır. Bölgede kurulan telgraf ve köprü altyapılarını tamamen tahrip etmiş, Belva demiryolu istasyonunu içindeki görevlilerle beraber yakmış, ve özellikle çocuk ve kadınları katlederek tecavüzde bulunmuşlardır. Tüm bu olaylara rağmen, Rusya durumu mahalli bir isyan olarak Osmanlı devletine gösterebilmiş, ve asker sevkiyatını geciktirmeyi başarmıştır. Bu durumda bile Rusya’ya güvenilip asker sevkiyatı yapmada gecikilmesi, aslında ne denli bir basiretsizlik ve beceriksizlikle karşı karşıya kalındığının göstergesidir.

Avrupa çapında Osmanlı Devleti’nin arka arkaya mücadele etmek zorunda kaldığı isyanlardan dolayı ülke içindeki halk da artık yorulmuş ve isyan derecesine gelmiştir. Bulgaristan ve Hersek isyanlarından dolayı halkın yönetime karşı güven duygusu zedelenmiş, ve hatta İstanbul içinde halk silahlanmaya başlamıştır. 1876 yılında Müslüman olmak için gelen Bulgar kökenli bir kızın Amerika konsolosu ve fakat hakikatte Rusya’lı Perikli Lazari tarafından yüz elli kadar adamıyla kaçırılmış olması ve kızın Müslümanlar tarafından geri istenmesi zaten gerilmiş olan ortamı iyice germiştir. Rusya, her zaman yaptığı gibi bu olayı da çok iyi değerlendirmiş ve dış dünyaya Osmanlı Devleti içindeki Hristiyanlara baskı yapıldığını ve din değiştirmeleri konusunda zor kullandıklarını anlatmaya başlamıştır. Bu da tabi ki Rusya’nın Osmanlı Devleti içindeki azınlıkların dini özgürlüklerini himaye altına alma isteğinin bir tür gerekçesini oluşturmuştur.

Mahmud Nedim paşa görüldüğü gibi bulunduğu zaman diliminde devletin bekasını olumlu yada olmuşuz etkileyebilecek sayısız işe imzasını atmıştır. Bu makamda duran birinin dostlarının bol olmasının yanında düşmanları da hiç eksik olmaz. Nitekim Mahmud Nedim Paşa bir kaç kez sadrazamlıktan ayrıldıktan sonra tekrar bir şekilde o makama gelmiş, en son işine son verildikten sonra tekrar geri dönebileceğinin sinyalleri bile halkın ve Padişah’ın çevresindekilerin tepkisini çekmeye yetmiştir. Abdülaziz Han, Mahmud Nedim Paşa’ya bir ara tekrar sadrazamlığı teklif ettikten sonra, Abdülaziz hakkında yakın çevresi gizliden kin beslemeye başladılar ve bunu daha ileri götürüp padişahı baştan indirmeye kadar ilerlediler.

Bu dönemde dikkat çeken hadiselerin başında belki de kişisel hırs ve emellerin ne derece devletin bekasının önüne geçtiği gelmektedir. Buna örnek olarak Mahmud Nedim Paşa’nın daha önce bir kararname ile faizlerin indirilmesine karar verdiği ve fakat daha sonraları bunun olumsuz neticelerinin olduğu görüldükten sonra, İngiliz Palmer Bankası ile anlaşmaya vararak borçları birleştirme girişimi verilebilir. Anlaşmanın özet olarak detayları Mahmud Celalettin Paşa tarafından şu şekilde anlatılmaktadır:

“Osmanlı Devleti’nin 196 Milyon lirayı aşan umumi borçları için yeniden 125 milyon liralık bir cins tahvilat çıkarılarak bunun umumi borçlar tahvillerinin değiştirilmesine bırakılacak kısmının fazlasından 30 Milyon 800 bu kadar bin liralığı düzensiz borçlar ve fevkalade masrafların ödenmesine, 7.5 Milyon liralığı Rumeli demiryollarının inşaatına ayrılması, bu yeni tahvilata beş senede yüzde 5 ve ondan sonra yüzde 6 faiz verilmesi, tahsis edilecek ana para ile yıllık 270.000 liralık tahvilatın kur’a ile kaldırılması ve bunların karşılıklarının sağlanması için bir iltizam şirketi kurularak gümrük, tuz, tütün, ve buna benzer vergi gelirleri ile Rumeli ve Anadolu’da yedi sekiz vilayetin öşürleri ve daha başka iradı bu şirkete otuz sene müddetle götürü olarak ihale kılınması esaslarından ibaretti.”

Yukarıdaki ibarelerden ilk bakışta sorun olduğunu anlamak biraz güç olabilir çünkü günümüz dünyasında da buna benzer anlaşmalar sıkça yapılmaktadır. Fakat bu anlaşmanın da bir şartının olduğunu Mahmud Celalettin Paşa bize şu şekilde bildirmektedir:

“Mahmud Nedim Paşa, Palmer bankası ile diğer müteahhitlerden işin bitiminde Padişah’a yarım milyon lira veyahut bu miktar lirayı tedarik etmeye yetecek kadar hisse senedleri hediye edeceklerini ihtiva eden, sarraf Yunanlı Zarifi’den bir taahhüd senedi alıp el yazısı ile olan tercümesini takdimle, Sultan Abdülaziz’i kat’i müsaadeye meylettirdiğinden Vükelanın çoğu meselenin kararında muvafakat tarafını tutmuşlardı.”

Yukarıda bahsi geçen “padişaha yarım milyon liralık hisse” meselesi dikkate değer bir konudur. Padişahın bu parayı şahsı için alıp almadığı, aldıktan sonra bunu devletin bütçesine yerleştirip yerleştirmediği gibi soruların cevabı kitapta bulunmamaktadır. Fakat başka bir yerde Mahmud Celaleddin Paşa, Abdülaziz’in bu parayı almak için son bir çaba sarf ettiğini ve bunu kendisi için almayı planladığını yazmaktadır. Kesin karar verecek merci olmadığımız için bu konunun araştırılması gerektiğini düşünmekteyiz. Bu konuda son olarak yine Mahmud Celaleddin Paşa’nın sözlerini dinlemekte yarar vardır:

“Sultan Abdülaziz bahsi geçen mukavelenin ittifakla terk edildiğini görünce, yukarıda söylediğimiz rüşved senedinin tercümesini Mabeyn Başkatibi Atıf Bey eliyle Babıali’ye gönderdi. Kendi imzasına karşılık vaat edilen hisse senedleri bedelinden menfaatini korumak için imada bulununca, Sadrazam Mehmed Rüştü Paşa Atıf Bey’i sert ve acı sözlerle geri çevirmişti ki bu husus hem Mahmud Nedim Paşa’nın teşebbüslerini irtikâp çirkefliği ile karışmış olmak üzere ilan ve kötülemeye ve hem de Sultan Aziz hakkında umumun nefretini arttırmaya sebep oldu, belki de tahttan indirme işinin icrasını çabuklaştırdı.”

Bu süreçten sonra, daha önceleri de gözü hep devlet makamında olan Hüseyin Avni Paşa, sürekli sultanı tahttan indirme planları yapmıştır. Bu emelinde sarayın içinden de destek verecek olan şahıslarla beraber hareket etmiştir. Hüseyin Avni Paşa ve arkadaşları padişahı kendisine imtiyaz ve para istediği için tahttan indirmek istediklerini beyan etmişlerdir fakat durum aslında hiç de böyle değildir. Padişah’ın para istediği doğru olabilir fakat tahttan indirilmesinin istenmesinin nedeni makam ve maddiyat hırsı olmuştur. Mahmud Celaleddin Paşa’nın da dediği gibi, hilafet ve saltanatı temsil eden büyük bir padişahın Vükeladan iki üç kişi tarafından şahsi garezleri dolaysıyla indirildiği daha önce görülmemiş bir olaydır. Buradan da anlıyoruz ki Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesinin nedeni Osmanlı devletini düze çıkarmak değil, kişisel garez ve ihtiraslar olmuştur. Sultanı tahttan indirdikleri zaman da asıl maksatlarını gizlemişler, ve halkın teveccüh ettiğini bildikleri fetva makamını dahi kullanmada herhangi bir beis görmemişlerdir. Bu anlamda zamanın Fetva Emini Kara Halil Efendi’den padişahın akli dengesinin yerinde olmadığına ve siyasi işlerden habersiz olduğu için tahttan indirilmesine cevaz veren bir fetva yayınlamışlardır. Sonuçta bir gece yarısı padişahı yatağından kaldırarak saraydan uzaklaştırmışlar ve yerine de V. Murad’ı getirmişlerdir. Kendi evinde Abdülaziz Han’a hapis hayatı yaşattılar. Askerler evin çevresinden bir an olsun ayrılmadılar. En son vefat ettiğinde dahi cesedine musallat olan kişilere herhangi bir engelleme olmamış ve sultana yaraşır bir cenaze töreni bile yapılmamıştır. Sultanın ölümünü kendi çıkardıkları fetvaya dayanak gösteren Hüseyin Avni Paşa, bu şekilde haklılığını ispat etmeye gayret etmiştir. Fakat olayın ecelden ziyade suikast olduğu şüpheleri o zaman da konuşulmaktaydı.

Aslında kaderin adalet etmesi meselesi V. Murad’ın cinnet geçirmesiyle bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Yukarıda da bahsedildiği gibi, Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesi için çok uğraşlar verilmiş ve en sonunda akli dengesini kaybettiğine dair fetva çıkarıp V. Murad’ı başa geçirenler, çok kısa bir süre sonra V. Murad’ın cinnet geçirmesi ve unutkanlık hastalığının başlamasıyla zor duruma düşmüşler ve padişahı halkan saklama gayretlerine girmişlerdir. Nitekim kendi ölümleri de Çerkez Hasan adında kişisel husumet besleyen bir kişi tarafından feci bir şekilde vükela toplantısının basılması ile olmuştur.

1 responses on "Kitap Özeti: Mir’at-ı Hakikat"

  1. Okunması gereken bir başucu kitabı. Tebrikler!

Leave a Message

Your email address will not be published.

top
myigit.com by mufaart.com